İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İyi Aşk Sıkı Şair

Larrain, orijinal yaklaşımları olan filmler çekiyor. Son filmi Neruda da bunlardan biri…
Esra Karataş- esrakaratas1@gmail.com

Neruda’nın hayatından bir kesiti anlatan Michael Radford imzalı Postacı / Il Postino da Neruda’yı babacan kimliğiyle tanımıştık. Geçen uzun yılların ardından, o İtalyan adasını, mecaz yapmayı, rüzgarın fısıltısını, dalgaların sesini ‘adanın en güzel şeyi olan Beatrice Russo’yu unutmadık. Sımsıcak bir filmdi Postacı.

Neruda bu kez Paplo Larrain imzasıyla karşımızda. Fakat güneşli İtalyan adalarından birinde değiliz. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Şili’deyiz. Neruda’nın senatör olarak halkı temsil ettiği, Komünizmi ülkesinde inşa etmeye çalıştığı günlerde. Yoksul halkı için mücadele eden Neruda eşi Delia ile birlikte evinde şehrin entelektüelerine maskeli balolar ve eğlenceler düzenlemektedir. Bu eğlencelerde kendisi de kılıktan kılığa girerek şiirler okur. İçinde bulunduğu entelektüel çevreyi “kızıl” olarak nitelese de onların ufak bir saldırıda tekneyi ilk terkedecek kişiler olduğunu bilir. Fakat Neruda sıradan bir entelektüel değildir. O komünist bir şairdir, tıpkı Nazım Hikmet gibi. Tercihlerinin cezasını kaçak ve sürgün olarak geçirecektir.

Larrain, Neruda’nın 1940’lı yılların sonunda kaçak olduğu dönemi anlatıyor. Şairi, parlamentodaki günleriyle tanımaya başlıyoruz. Çıkan bir kararla kaçak durumuna düşen Neruda, illegal olarak halkını cesaretlendirmeyi ve politik söylem taşıyan şiirlerini yazarak direniş örgütlemeyi sürdürür. Şair, partisinin aldığı kararla ülkeyi terketmek zorunda kalır. Peşinde onu yakalamayı kendine ilke edinen Oscar Peluchonneau vardır. Film, Oscar’ın iç konuşmaları üzerinden aktarılır.

Larrain, arka arkaya ve az sayıda filmi ile karşımıza çıktı son yıllarda. Hepsi orijinal yaklaşımları olan filmlerdi. Larrain’ın konuyu temellendirdiği biçim ve dayanak noktası filmin omurgasını oluşturuyor aynı zamanda. Larrain’in bu dayanak noktalarını çok çarpıcı bulduğumu söylemeliyim. Yönetmen, merkez noktası olarak işine ve kendine aşık cevval bir polis komiserini alıyor bu kez. Gael Garcia Mael’in canlandırdığı hayali kahraman polis komiseri rolünü son derece ironik buluyorum. Neruda’nın edebi kişiliğine yakışır bir yaklaşımla onun hayali kahramanlarından birini kendine merkez noktası yapması son derece akılcı bir çözüm.

Yine ironik buluyorum çünkü, Oscar karakteri zayıf, oturmamış bir kişiliği temsil ediliyor ve şair tarafından alaya alınıyor. Sitemi temsil eden polis komiseri, kapitalizmi küçümseyen, ciddiye almayıp küçülten, kitaplarıyla onu dönüştüren Neruda’nın bakış açısının bir temsili. Gittiği her yerde şiirlerini okuyan, herkese kitaplarını hediye eden Neruda insanlara direnme gücü veriyor. İnsanlar okudukça değişip, dönüşüyorlar. Oscar, Neruda’nın peşinden gittikçe dönüşüyor. Yönetmenin bu tercihi son derece etkileyici.

Neruda’yı en güzel anlatan sahnelerden biri partinin yemeğinde masasına gelen kadınla geçen sahneydi bana kalırsa. Bu sahne, entelektüel ve işçi sınıfı arasındaki eşitlik problemini, küçük bir dokunuşla açıklığa kovuşturan sahnelerden biriydi. İşçi kadının sorduğu gibi, devrim olduğunda eşitlik hangi yöne kayacaktı? Neruda gibi mi, işçi sınıfı gibi mi olacaktı eşitlik? Yine korumasının söylediği gibi “sizi tehdit ediyorlar ama bizi gerçekten öldürüyorlar” repliği en çarpıc sahnelerden biriydi. Elbette Neruda’nın başını öne eğdiren sorulara cevabı işçi sınıfından yana oluyor yine.

Filmin biraz kasvetli ve karanlık tonlara sahip. Dönem filmi olarak yaratılan ambians ve keza kostümler başarılıydı. Karikatürize polis imajıyla Gael Garcia Bernal ve aşık bohem kadın gülümsemesi ile Delia’yı canlandıran Mercedes Morán ve Neruda’yı canlandıran Luis Gnecco’nun son derece inandırıcı performans sergilediklerini söyleyebiliriz.

Paylaşalım

Yorumlar kapatıldı.