İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sürgün Şair/ Yazar: CEMAL SÜREYA- Mehmet DESDE

Yaşam Öyküsü…

Asıl adı Cemalettin SEBER’dir. Cemal Süreya 1931’de, Kürt bir ailenin çocuğu olarak Pülümür’de dünyaya gözlerini açar. Babası Hü­seyin, annesi ise Gülbeyaz’dır. Ço­cukluğunun ilk yıllarını Pülümür’de geçirir.1938 Dersim soykırımında ailesi ile birlikte Bilecik’e sürgüne gönderilir. Bir gece yarısı ailesiyle birlikte Bilecik tren istasyonuna in­dirilir. Nereye gideceklerini bilme­den vagonlara yüklenmişlerdir. 20 yıl Bilecik dışına çıkmaları yasaktır.

Sonra amcasının yanına İstanbul’a gidip okumak ister. İlkokula İstan­bul’un Cihangir semtinde başlar. Babası da kız kardeşlerini alarak İstanbul’a çalışmaya gider. Evleri polis tarafından basılır. Dönemin işkenceleriyle ünlü İstanbul’un Sansaryan Han’da gözaltına alınıp ailecek yeniden “paket halinde” Bi­lecik’e geri gönderilirler. Üçüncü sınıfın ikinci yarısından itibaren Bi­lecik Birinci İlkokulu’nda okur.

1944’te, Bilecik Ortaokulu’na başladıktan üç ay sonra parasız yatılı olur. Lise’yi yatılı olarak is­tanbul’da bitirir. 1950’de girdiği Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’n­den 1954’te mezun olur. Aynı yıl Eskişehir Vergi Dairesi’nde stajyer olarak göreve başlar. 1955’de, Ma­liye müfettiş muavini olarak İstan­bul’a atanır. 1958’de 5. sınıf maliye müfettişi olur. 1961 Kasım’ında, “Maliye Denetim Usulleri ve İkti­sadi Devlet Teşekkülleri”ni ince­lemek üzere Fransa’ya gönderilir. 1965’te memurluktan istifa ederek çevirmenlik ve yayımcılık yapar. 1971’in sonlarında memurluğa ye­niden dönerek İstanbul Hocapaşa Vergi Dairesi Kontrolörlüğü‘nde göreve başlar. 1972’de, Maliye Tetkik Kurulu üyesi olarak Ankara’ya gider.1975’de İstanbul Darphane ve Damga Matbaası Genel Mü­dürlüğü‘ne atanır. Aynı yılın Eylül ayında Darphane’deki görevinden ayrılarak yine Ankara’ya, Maliye Tetkik Kurulu’na döner. Kültür Bakanlığı‘nın dokuz kişilik Kültür Kurulu’na seçilir. 1978’de yeniden maliye müfettişliğine geri döner. Maliye Bülteni adlı dergiyi Maliye Dergisi‘ne dönüştürür. 1982’de emekliye ayrılır. Emeklilik döne­minde Meydan Larousse ve ANSA Omnis ansiklopedilerinde çalışır, Ortadoğu İktisat Bankası‘nda yönetim kurulu üyeliği yapar. Bir­çok dergide yazıları ve şiirleri ya­yımlanır. Ayrıca Oluşum, Türkiye Yazıları, Maliye Yazıları dergileri ile Saçak dergisinin kültür-sanat bölümünü bir süre yönetir. Poli­tika, Aydınlık, Yeni Ulus ve Yazko Somut gazeteleri ile 2000’e Doğru dergisinde köşe yazıları yazar.

Cemal Süreya, dört resmi ev­lilik yapar. Seniha Nemli ile olan ilk evliliğinden kızı Ayçe olur. Zuhal Tekkanat ile evliliğinden oğlu Memo Emrah dünyaya ge­lir. Zuhal Tekkanat’la ayrıldıktan sonra Güngör Demiray ile evlenir. Güngür Demiray ile boşandıktan sonra tekrar belli bir süre Zuhal Tekkanat ile birlikte yaşar. En son evliliğini Birsen Sağnak ile yapar. 9 Ocak 1990’da İstanbul’da yaşama gözlerini yumar. Kulaksız Mezarlı­ğı‘nda toprağa verilen Cemal Süreya’nın adı Kadıköy’de oturdu­ğu sokağa verilir.

Bir Dersim Sürgünü

Burada bir parantez açıp Dersim soykırımı hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. Çünkü benim ailemin büyük bölümü 1937-1938 yıllarında yok edildi. Dersim dire­nişinde savaşmış, eşini ve yakın

akrabalarını kaybetmiş dedemin kardeşi Kalman Yıldız’ın anlatım­ları ile büyüdüm. Çocukluğumda, dedemin kardeşi Dersim direnişini anlatırken, anlatılanların birer ma­saldan ibaret olduğunu sanırdım. Yaş biraz ilerleyince Dersim dire­nişi hakkında anlatılanların masal olmadığı, vahşet olduğu ve dev­letin Dersim’de Kürtlerin kökünü kazmak için her türlü yola başvur­duğu gerçeğini anladım.

Dersim’de bir isyan yoktur. 1937-38 yıllarında merkezi otorite Ankara’dır. 1930’lu yıllarda Der­sim, gerçek anlamda Türk devleti­ne bağlı değildir. İç Dersim’in kimi bölgelerinde birer kaymakamlık ve karakollar vardır. Bu karakolların çoğu Birinci Dünya Savaşı’nda, Rus işgaline karşı ciddi direniş gösteren Dersimlilerle anlaşılarak yapılmıştır. Dersim yarı otonom bir bölgedir. Dersimlilerin kendi talepleri vardır. Ancak bu talepler için mücadele edecek bir örgüt yoktur. Dersim, kendi tarihinin en zayıf, en örgütsüz, en dağınık dönemini yaşamaktadır. Aşiret çelişkileri had safhaya ulaşmış­tır. Dersim adeta ateş çemberi ile çevrilmişcesine, dışarıyla ticari ve ulaşım yolları kapalıdır.

Dersim soykırımı, 1925’ten itiba­ren uygulamaya sokulan “Türkleş­tirme” plânları ile bağıntılıdır. Yarı otonom bir yapıya sahip olan Der­simliler kontrol altına alınmalıdır! Bunun için devletin ileri gelenleri, Dersim hakkında raporlar hazırla­yıp devlete sunar! Çözüm yolunun ne olduğunu bu raporlarda ortaya konulur! Hazırlıklar yapılır! Dersim kuşatmaya alınır. 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu, Dersim soykırı­mını başlatan karar alır. 21 Mart 1937’de, devlet zaten katliama başlamıştır. Sonuç onbinlerce ölü ve binlerce sürgün. Dersim soykı­rımına kısa bir parantez açmamın nedeni Cemal Süreyya’nın kökleri ile ilgilidir. Çünkü Cemal Süreyya, ne yazık ki kalemini gerçek anlam­da köklerine çevirmez. 1980’li yıl­ların ortalarından itibaren sürgün­den bahsetmeye başlar ve daha sonra sürgün yerine göçmen, gö­çebe kavramını kullanır.

Cemal Süreya, bir bölümü Mil­liyet Sanat, bir bölümü Hürriyet Gösteri’de yayımlanan Günler’de, sürgün üzerine konuşur.15 Hazi­ran 1985 tarihini taşıyan notlarda ailesinin sürgün gönderildiği yerin Bilecik olduğunu anlatır. Amcasıy­la babasının sürgün kararından hemen sonra bütün mal varlıkla­rını birkaç gün içinde paraya çe­virmek zorunda kaldığını yazar. (“Günler”, Cemal Süreya, s. 94, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, Ni­san 2002, İstanbul)

Cemal Süreya, Ocak 1 986’da Yeni Düşün dergisinde yayımlanan söyleşide Enver Ercan’a şunları anlatır: “Tarih sıralaması bende biraz başka türlü oynar. Sözgelimi Atatürk 1938’de öldü. Ama ondan üç ay önce (ya da kaç aysa işte) kü­çük kalbimdeki kuş ölmüştü. Sür­gün oluşumuz, annemin ölüşü de o yıl içinde. Biz sürgün edildikten birkaç ay sonra da Erzincan depre­mi oldu. Yani, sözgelimi 1938 yılı benim için çelişik bir sürü izlenim taşır.” (“Güvercin Curnatası“, Ce­mal Süreya, s.121, Hazırlayan: Nur­sel Duruel, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, Nisan 2002, İstanbul)

Haziran 1987 tarihli Günler’de sürgüne değinir. Dersimlilerin sür­gün edildikleri yerlerin dışına çık­maları yasaktır. Cemal Süreya o günleri şöyle anlatır: “Beyoğlu 37. İlkokul’a yazılmıştım. Kimseden ses çıkmamıştı. Demek küçüklerin kent dışına çıkmalarında bir sakın­ca yoktu. Bizim peder, ben ikinci sınıftayken büyükannemi ve iki kız kardeşimi de İstanbul’a attı. Ama, üçüncü yıl kendisi de temelli İstan­bul’a gelmesin mi? Arnavutköy’de bir iş bularak çalışmaya başladı. Kim bilir neler düşünüyordu o gün­lerde? Dünyanın sanki öbür ucuna gitmiştik, kimse bulamaz bizi. (…) Bir akşam eve polis geldi. Hepimizi alıp Emniyet Müdürlüğü’ne (San­saryan Han) götürdüler. Bir gece orada kaldık. O sıra, küçük kız kar­deşim daha beş yaşında. Büyükan­nem ise en az altmış beş. Kafese konmuş, saçı sakalı uzun dev bir adam anımsıyorum. Tahta sıranın üstünde uyumuştuk. Kadınlar kav­ga çıkarmışlardı. Ertesi gün jandar­ma refakatinde sürgün yurdumuz olan Bilecik’e posta edildik. Ben kaç yaşındaydım. On birin içinde.” (“Günler”, Cemal Süreya, s.300, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, Nisan 2002, İstanbul)

Cemal Süreya Aralık 1987’de, bir kez daha sürgün olduğundan bah­seder ve şöyle der: “Daha önce de söylemiştim, ortaokulu bir serçe kentte okudum. Bilecik’te. Ailemiz sürgündü orda. Parasız yatılıy­dım. Yani hem sürgün, hem para­sız, hem de yatılı. Bilecik’te şimdi de öyle midir bilmiyorum, birinin bahçesine girip dut yemek suç sa­yılmazdı.” (Güvercin Curnatası“Cemal Süreya, s.158, Hazırlayan: Nursel Duruel, Yapı Kredi Yayınla­rı, 2. Baskı, Nisan 2002, İstanbul)

Cemal Süreya, alıntıladığım yer­lerde kısmen yarasını kamuoyuna açar. Yarasını açma konusunda çekingeendir. Kalemini köklerine çevirmez. Kendi acısına annesi­nin ölümünün yanı sıra, Atatürk’ün ölümünü ve Erzincan depremini de sığdırır. Yazar yaralıdır ancak ya­rasını doğru dürüst anlatmaktan çekinir. Yarasını tekrar saklamaya, üstünü örtmeye ihtiyaç duyar.

“Sürgün” olmaktan ve kendileri­ne “sürgün” denilmesinden çeki­nir. Bu nedenle de, sürgün olduğu­nu sürekli saklamak ister. „Sürgün ne demek?“ diye sorar nenesine. Aldığı yanıtları kimi bilgilerine ula­yarak, sürgün ile göçmeni bir ölçü­de eşitler, „Keşke göçmen densey­di bize!“ diye düşünür. Daha sonra kendisini bir süre göçmen olarak düşünür! (“Günler”, Cemal Süreya, s.301, Yapı Kredi Yayınları, 2. Bas­kı, Nisan 2002, İstanbul)

Sürgün gittikleri Bilecik’te, ken­disi gibi oraya gelen sürgünlerden çok bölge halkıyla uyum içinde ol­maya çalışır, sürgün dayanışması­nı reddeder. Kendini göçmen ola­rak nitelendirir. Sürgün kelimesini göçmene dönüştürerek sadece bir kelime oyunu oynar. Kendi ha­yatını, kendi kimliğini, kendi kökle­rini bir başkasınınkine ilhak ettirir. Böylece mutlu çoğunluğa karış­manın kolay bir arayolunu kendi­ni göçmen olarak tanımlamada bulur. Kendisini göçmen olarak nitelendirirken sürgün kelimesinin içinde gömülü olan kendi gerçeği­ni bırakır, kalemini kendi köklerine çevirmez. Kendisiyle hiçbir ilgisi bulunmayan göçmen kelimesiyle başkasının hikâyesini kendisinin­kinin yerine geçirir. Küçük bir ke­lime hilesiyle öteki olmayanların arasına sızar ve orada görünmez olmaya çalışır.

Cemal Süreya, bir süre sonra “göçmen“ kelimesi yerine “göçe­be“ kelimesini kullanmaya başlar. Çocuklukta tercih ettiği “göçmen” tabiri hem yaşı hem gerçeği kar­şısında yenik düşer, bu kez yerini romantik bir reveransa bırakır. İkinci şiir kitabının adı Göçebe’dir ve aynı adı taşıyan şiir aslında bir göçebe şiiri olmaktan çok bir sür­gün şiirine benzer.

Cemal Süreya, 1972‘de geçirdi­ği hastalık sonucunda hastanede yatan eşi Zuhal Tekkanat’a moral vermek için 13 gün boyunca ya evinde ya da bir kahvede oturup sigara içerken mektuplar yazar. Bu mektuplar yazarın ölümün­den sonra Nisan 1990’da, “Onüç Günün Mektupları“ adı altında kitap olarak Yapı Kredi Yayınları tarafından basılır. Hasta eşine yazdığı bu mektupların birinde sürgünü anımsarken söyledikleri ve kullandığı dil onun acısını daha iyi anlamamızı sağlıyor. “Onüç Gü­nün Mektupları“nda Cemal Süre­ya, 1972 Temmuz’unda ‘sürgün’ü anlatmaya çalışır: Bizi bir kam­yona doldurdular. Tüfekli bir erin nezaretinde sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlılığım biraz da o, çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. Anam sürgünde öldü, babam sürgünde öldü. Me­mo’ya (Memo, eşi Zuhal’den olan oğlu) ve sana duyduğum sevgide bu ölümleri de, bu öksüzlükleri de değerlendirmelisin. (“Onüç Günün Mektupları“,Cemal Süreya, s.85, Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Ocak 2003, İstanbul)

Küçük yaşta yaşadığı sürgün­ler, yıkımlar, ölümler belki de hiç dinmeyen ağıtıdır. Sevgiye açtır, çünkü annesini küçükken kaybet­miştir. Sevgiye açtır, çünkü hiç bilmediği bir coğrafyaya sürgün gitmiştir ve babasını da erken yaş­ta kaybetmiştir.

Yazarın daha önce sürgün üze­rine söyledikleri ile eşine yazdığı mektuptaki ruh hâli arasında fark var. Yazarın sağlığında sürgün üze­rine yazdıklarında tümüyle bir belir­sizlik var. Sürgünü bir tür romantik bir şeymiş gibi anlatır. Sürgün fail­lerinin kim olduğuna ve bunu nasıl yaptıklarına dair herhangi bir şeyi aktarmaktan özellikle kaçınır. Ön­ceki anlatımlarında olduğu gibi bu son anlatımda da gizli bir yakınma sezilir. Ancak ölümünden sonra açıklanan bu mektuplarda daha keskin sınırlara varır. ‘Sürgün’ün devlet eliyle ve zorla gerçekleştiği­ni anlatır; ‘sürgün‘ romantik bir şey olmaktan çıkar ve tümüyle bir acı­ya dönüşür. “Tarih öncesi köpekler havlıyordu” sözleriyle yaşananın ne kadar çağdışı, ne kadar vahşi bir uygulama olduğunu ima eder. Ancak yazar açısından dışa vuran öfke kontrollü bir öfkedir.

Cemal Süreya; bazen “göç” ve “göçebe” kelimeleriyle yer değiştir­se de gerçekten sürgün kelimesini sevmiş ama hiçbir zaman sürgün kelimesinden tam olarak ne anla­dığını açıklamamıştır. Cemal Sü­reya’nın yaşadığı sürgün hikâyesi; binlerce Kürt aile gibi kendilerini sürgüne gönderen iktidarın solu­ğunu hep ensesinde hissederek bütün bir sürgünlüğü, daha çok bir tür “köle sürgünlüğü” yaşamak zo­runda kalır.

İkinci Yeni Ve Cemal Süreya

İkinci Yeni şiirin etkisi 1950 sonrası başlar. Bu şiir anlayışının oluşmasında, önceki şiir akımları­nın etkisi büyüktür. 1940’lı yıllara damgasını vuran Birinci Yeni adıy­la Garip akımı ortaya çıkar. Garip akımının kurucuları ve en önemli temsilcileri Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday’dır. Garip akımı, ilk yıllarda edebiyata yeni bir soluk getirse de etkisi uzun sürmez. Cemal Süreya, Üvercinka şiir kitabı ile İkinci Yeni şiirinin ön­cülerinden olur. İkinci Yeni akımın önemli sanatçıları: Cemal Süreya, İlhan Berk, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Edip Cansever, Ülkü Tamer ve Sezai Karakoç’tur.

İkinci Yeni şiirinin dili kapalı ve imgeseldir. Anlaşılmaktan olabildi­ğince uzaklaşılır. Şekilsel anlamda tüm ezberler bozmaya çalışılır. Şiir dilinin zorlaştırılması, anlaşılır yeri­ne kapalılık, somuta karşı soyutla­ma İkinci Yeni’nin özelliğidir. İkinci Yeni, halk şiirine sırt çevirir, dize an­layışı yerine sözcüklerle oynamaya yönelir ve eski şiirle zayıfda olsa bir bağlantı kurulur. İkinci Yeniciler için önce biçim gelir. İkinci Yeni şiirin genel özellikleri şöyle sıralanabilir: Soyutlama, anlamsızlık, imgeleme, us dışına çıkma, güç anlaşılma, çevreden ayrılma ve kaçış, serbest çağrışım, kapalılık, söz diziminde sapmalar vb.

Cemal Süreya’yı İkinci Yeni şii­rinin önemli temsilcilerinden ayı­ran, kendine has yönleri de vardır. Cemal Süreya, şiir evrenini, teme­linde ortak dilin yer aldığı geniş bir alan üzerine inşa eder. Şair, şahsi dili, tek kişinin anlam dün­yasıyla sınırlı olarak görmemekte­dir. Şahsi dil onun şiirinde, ortak dile dayalı olarak gelişir. Zaman zaman İkinci Yeni’nin ilkelerini be­lirlemeye çalışan bazı şairleri, şiir dilini “kuşdili” gibi bazı insanların kendi aralarında anlaşmak için kullandıkları şifreli bir dil olarak görmelerinden dolayı eleştirir.

“İkinci Yeni“ akımının ortaya çıkış koşullarına bakılmasında fayda var. Bu akımın ortaya çıkışından önce İkinci Dünya Savaşı yaşandı. İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde soğuk savaş dönemi başladı. “İkinci Yeni“ toplumsal sorunlara eğilmedi. Söz konusu dönemde, felsefede varo­luşçuluğun, tiyatroda absürdlüğün yayıldığını, Amerikan romanlarının yoğun biçimde Türkçe’ye çevrildiği bir dönemdir. “İkinci Yeni” bu ortam içerisinde gelişti.

“İkinci Yeni”nin özelliklerini şöy­le sıralamak gerekir: Gelenekten kopukluk, toplumsal sorunlara eğilmeme, biçimcilik, günlük ko­nuşma dilinden uzaklaşma ve gra­merde değiştirim, duyuları ve algı­ları karıştırma vb. “İkinci Yeni”ci­ler içeriğin biçimi tayin edeceğini savunarak dilin bilinen mantığının dışına çıktılar. Türetilmiş suni ke­limeler yarattılar. Şaşırtıcı isim ve sıfat tamlamaları kullandılar.

Şiirde anlamı temel öğe olarak değerlendirmemesi “İkinci Yeni” şiirinin bir diğer önemli özelliğidir. Hepsi şiiri biçem ve simgeci bir anlatımla birleştirmiş; kimisi an­lamı hiç önemsememiştir. Şehirli insanın iç dünyasını şiirinin başlıca konusu haline getiren “İkinci Yeni“ şairleri bu kadar soyut bir konuyu ele aldıkları için yeni bir kelime anlayışı getirdiklerini sandılar. Şi­irlerinde hayal gücüne ve duyguya ağırlık veren “İkinci Yeni“ şairleri; bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çev­reye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istedik­lerini soyut bir dille anlatmaya ça­baladılar. Ama toplumsal sorunlara uzak durdular.

Sokak ve erotizm

Cemal Süreya, kelimeleri anlam­sal derinliği yüksek imgelere dö­nüştürür. Bunu yaparken kullandığı kelimelerden biri de sokaktır. Ya­şamın merkezinde yeralan sokak Cemal Süreya şiirine bir birinden farklı özellikleriyle kendine yer bu­lur. Cemal Süreya hayatın içinden aldığı bu kavramı şiirin imkânla­rıyla canlandırır ve insanın sokakla kesişen her hâlini yansıtır. Şiirlerin­de sokak kelimesi, günlük yaşam­daki ve iç dünyasındaki gelgitleri, yaşanmışlıkları anlatabilmek için sıkça yararlandığı bir imgedir. So­kak birbirinden çok farklı hayatla­rın ve durumların yanyana yaşan­dığı mekânlardır. Ancak içindeki zıtlıkları ustaca uzlaştırabilmesi, sokağın şairi beslemesindeki en önemli etkendir. Cemal Süreya şi­iri sokaktan, sokak unsurlarından zengin çağrışımlar çıkarır. Sokak­ların isimleri içlerinde yaşanan ha­yatı yansıtır, bu yüzden sokaklara verilen isimler şiirin hangi duygu­larla yazıldığını ele verilir. Adres olarak sokaklar, şiirde sakinlerini sahiplenir. Sokağın şiirde bu kadar geniş yer tutmasının sebeplerinden biri de ev dışındaki bütün yaşantı­nın sokaklarda gerçekleşmesidir, evden çıktığı andan itibaren kişi sokağın bir parçasıdır artık, yalnız­lık bile sokakta sosyal bir kimliğe bürünür. Bu yüzden Cemal Süreya sokak kelimesini ev kelimesinden daha fazla kullanmıştır. Şehirler sokaklarıyla anlatılır, insan hâlleri sokakta yansıtılır, kişi anılarına ve geçmişine yaşadığı sokaklarda rastlar kısacası hayat sokaklarda başlar ve son bulur. Bu durumu iyi çözümleyen şair de sokağı her yö­nüyle imgelemeye değer bulur ve şiirinin temel unsurlarından biri ola­rak usta bir kullanım alanı yaratır.

Cemal Süreya, şiirlerinde cinsel­liğe ve erotizme oldukça yer verir. Şiirlerinde, cinsel aşkı yalnızlık ve umutsuzluktan kurtulmanın bir yolu olarak görür.

İkinci Yeni şiirinin en yetkin ör­neklerinden biri olarak kabul edilen Üvercinka‘da, Garip akımına karşı dursa da ondan gelen dil ve kültür değerlerini farklı bir duyarlık alanı yaratarak kullandığı söylenebilir. “Üvercinka” adı, “güvercin kanadı” tamlamasının başından bir harf, sonundan da iki hecenin atılmasıy­la ortaya çıkmıştır. Göçebe’de ero­tizm ve aşk temalarıyla birlikte top­lum, tarih ve kültür öğelerini biçim, ses ve imgeye ağırlıkvererek işler. Cemal Süreya’nın şiirlerinde aşk is­yanla bütünleşir; ona göre şiir, “ku­rulu düzene karşı“dır,“anayasa”ya aykırıdır ve tabiatın ahlakı kovduğu yerde ortaya çıkar. Ancak şiirin ide­olojiye indirgenmesine de karşıdır. Şiiri, şairin fikir eğiliminin değil, kişiliğinin belirleyeceğine inanır. Şiirin “insan töresi, insanın kendisi” olmasını ister. Şiirleri Doğu ile Ba­tı’nın bir uzlaşısı değil, çelişkisidir. Şiiri, “dramım, açmazım, kurtulu­şum, batağım, sevgilim, gözaltım ve kendi kendimi hiçlemeyi bilişim” ya da “Güneşten yırtılan caz, kaval­dan akan gökyüzü” gibi ifadelerle tanımlar.

Yazın faaliyeti…

Cemal Süreya’nın ilk şiiri (“Şarkısı Beyaz”) Mülkiye Fikir ve Sanat Der­gisi’nde 8 Ocak 1953’te çıkar. XX. Asır, Yeditepe, Evrim, Kaynak, Şiir Sanatı, Yenilik, Şimdilik ve Pazar Postası dergilerinde şiirleri yayınla­nır. Pazar Postası’nda Osman Maz­lum adıyla şiir eleştirileri yazar. Bu yazılarını Vatan’da (1957-59), Türk Dili (1963), Su, Yeni İnsan, Dönem, Yapraklar ve Yeni Dergi‘de sürdü­rür. Cemal Süreya Papirüs’ü üç kez çıkarır. 4 sayı, Ağustos 1960-Mayıs 1961; 47 sayı, 1966-70; 2 sayı, 1980 İlkbahar. 1957-58 yıllarında Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu der­gisine de birkaç yazı verir. Politika (1976), Yeni Ulus, Aydınlık (1980) ve Hürgün gazeteleriyle Köken, Soyut, Maliye Dergisi (1972), 2000’e Doğ­ru, Saçak (kültür-sanat bölümünü de bir süre yönetir), Maliye Yazıları, Yusufçuk, Milliyet Sanat, Gösteri, Şiir Atı, Gergedan, Argos, Çocukça, Gökyüzü, Yazko Edebiyat, Yazko Somut, Bravo, Cönk, Gözde Kadın, Yeni Yapraklar, Beyaz Perde, Sivas Su gibi birçok dergide kültür ve sa­nat konularında yazıları yayımlanır.

Cemal Süreya’nın ilk şiir kitabı Üvercinka 1958‘de, ilk düz yazı ki­tabı Şapkam Dolu Çiçekle 1976’da yayımlanır. Bu kitapta kaleme alınan yazıların çoğunluğu şiir ve şairler üzerinedir. Yazarın 1975- 1976 yıllarında Politika gazetesin­de yazdığı yazılar ikinci deneme kitabı olan Günübirlik‘te (1982) yer alır. Günübirlik kitabı, Şapkam Dolu Çiçekle adlı kitaba oranla konu yel­pazesi çok daha geniştir. 1982‘de Günübirlik adlı eser Uzat Saçlarını Frigya adıyla yayımlanır. Bu ikinci kitap Günübirlik’in yeni basımıdır. 1991‘de 99 Yüz İzdüşümler/Söz Senaryosu adlı kitabı yayımlanır. Yazarın bu kitaptaki yazıları miza­hi-ironik portre denemelerdir.

Cemal Süreya, ölümünden son­ra vasiyeti üzerine eşine yazdığı mektuplar Onüç Günün Mektupları adıyla yayımlanır. Bu aşk mektup­larında, yazarın Zuhal Tekkanat’la ilişkileri, Ankara yaşamı, Anka­ra’daki edebi çevresi, siyasi gün­dem, oğlu Memo Emrah‘a olan öz­lemi yer alır.1991’de, 999 Gün/Üstü Kalsın adıyla yayımlanan kitap, daha sonra Günler (Bütün Yapıtla­rı-Deneme) adıyla yayımlanır. Bu kitap günce, deneme, anı nitelikli yazılardan oluşmaktadır. Aydınlık gazetesinde, edebiyat ve edebiyat dışı konularda kaleme aldığı yazı­larından derlenen Paçal 1992’de yayımlanır. 2000’de, Bütün Yapıtları Toplu Yazılar I yayımlanır.

Sonuç

Cemal Süreya, İkinci Yeni şiirinin öncü isimlerinden biri olarak de­ğerlendirilir. Şiirinin temelini ortak dilin yer aldığı geniş bir alan üze­rine inşa eder. Şahsi dili, tek kişi­nin anlam dünyasıyla sınırlı olarak görmez. Şahsi dil onun şiirinde, ortak dile dayalı olarak gelişir. Yer yer İkinci Yeni’nin ilkelerini belir­lemeye çalışan bazı şairleri, şiir dilini “kuş dili” gibi bazı insanların kendi aralarında anlaşmak için kullandıkları şifreli bir dil olarak görmelerinden dolayı eleştirir. O, şiir dilini, yaşayan ve günlük hayat­ta kullanılan dil içinden hareketle oluşturmaya çalışır. Şiirlerinde ortak dili bütün yönleriyle kullanır.

Bu kısa yazıda Cemal Süreya’yı tanıtmaya çalıştım. Kuşkusuz Ce­mal Süreya’nın şiirini, düz yazıdaki anlatım biçimlerini geniş olarak ele almak, sayfalarca yazmayı ge­rektirir. Bu biyografi, kısa da olsa Cemal Süreya’yı tanıtmaya hizmet etti ise amacına ulaşmış demektir.

11 Kasım 2018

Kitapları

Şiir: Üvercinka (1958), Göçebe (1965), Beni Öp Son­ra Doğur Beni (1973), Sevda Sözleri (Uçurumda Açan ile birlikte Toplu Şiirleri: 1984), Sıcak Nal ve Güz Biti­ği (1988), Sevda Sözleri (Bütün Şiirleri: 1990, 1995).

Düzyazı: Şapkam Dolu Çiçekle (1976; genişletilmiş basım: 2000), Günübirlik (1982; Uzat Saçlarını Frigya adıyla: 1992; genişletilmiş basım: 2005), Onüç Gü­nün Mektupları (1990, 1998), 99 Yüz (1991; 2004), 999. Gün/Üstü Kalsın (1991; genişletilmiş basım: 1996), Folklor Şiire Düşman (1992), Aydınlık Yazı­ları/Paçal (1992), Oluşum‘da Cemal Süreya (1992), Papirüs‘ten Başyazılar (1992), Güvercin Curnatası (Konuşmalar ve Soruşturma Yanıtları: Hazırlayan Nursel Duruel, 1997; genişletilmiş basım: 2002).

Cemal Süreya iki antoloji (Mülkiyeli Şairler ve 100 Aşk Şiiri) hazırladı; Simone de Beauvoir‘dan Sa­de‘ı Yakmalı mı? (1966; YKY 1997), Gustave Flau­bert‘den Gönül ki Yetişmekte (Duygusal Eğitim) ve Antoine de Saint-Exupery‘den Küçük Prens (Tomris Uyar’la birlikte) başta olmak üzere, pek çok çeviri yaptı. Çeviri şiirleri (Yürek ki Paramparça, haz. Eray Canberk, YKY 1995) ve Çocukça dergisi için yaz­dığı yazılar (Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, hazırlayan Necati Güngör, 1993; YKY 1996) derlendi.

 

ÜVERCİNKA   

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli‘den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil 

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil 

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Bir çok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil 

Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil 

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajı‘nda akşam üstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil

 

Şiir Anayasaya Aykırıdır

Tabiat ahlakı kovuyor. Nerde bir ahlak türemişse, orda tabiatla ahlak çatışma halinde. Sanatı doğuran mutlaka bu çatışmadır demiyoruz. Ama sanatı besleyen bu çatışma­dır diyoruz. Tabiat sanatla kurulu düzene baş kaldırıyor. İtiyor onu. Hafife alıyor. Bozu­yor. Ağuluyor. Sanatlar içinde bu özelliği en çak taşıyan da şiir sanatıdır. O kadar ki bu konuda birçok sanatların genel meselelerini şiir üstünde tartışmak yersiz olmaz. Çünkü Novalis’in bir sözünü uygulayarak diyelim; her sanat şiire dayanır, hatta şiir bile…

“Şiir alışkanlıklara karşı bir yaylım ateştir.” Bu yaylım ateş şiirin konusunda olduğu ka­dar diyalektiğindedir. Hatta daha çok diyalektiğindedir. Ama ahlaka karşı koyuş şiirin amacı değil. Belki fonksiyonu. Bu iki kavramı birbirine karıştırmamak gerekir. Şiirin çı­kış noktasında yapıcılık da yakıcılık da yoktur. Bir noktadan sonra ise sadece yıkıcılık niteliği kendini gösteriyor.

Kurulu düzene aykırılık estetik içinde daha çok güzel çirkin, iyi-kötü kavgası şeklin­de kendini sunmuştur. Güzeli yakaladıkları yerde kendilerini gerçeğin yükseltilerinde sanan düşünürler artık pek yok. Onlar neredeyse güzeli gerçeğe, gerçeği güzele indirgi­yorlardı. Hatta kimileri eşyanın özüne ilk basmağın güzel olduğunu ileri sürecek kadar aşırıydılar. Ama böyleleri pek yok şimdilerde. Baudelaire’i düşünelim, Baudelaire 1867 yı­lında öldüğü zaman estetikte yeni bir çağ başlamıştır. Baudelaire eskiyi kapamış, yeniyi açmıştır. Daha doğrusu şiir Baudelaire’in serüveninde kendi ipuçlarını bulmuştur. Bazı ip uçları. Onun ölümünden bir yıl sonra Lautréamont’un Chansons de Maldoror’u yayınlandı.

O günden bugüne şairler bin yıllık güzelin yerine çirkini oturttular. Mısralarda iyi kö­tüye yenildi. Tanrının tası tarağı toplayıp göklere çekilmesi, insandaki şeytanın zaferden zafere koşması bu tarihten sonra ortaya çıkan gerçeklerdendir. İnsandaki öz, şiirle, evren içinde kendini deniyor. Kendi kurduğu tanrıların kendine aykırı sonuçlarını yeriyor. Çün­kü Tanrı bir sonradan biçimdir. İnsansa önceden bir öz.

Bugün şiirin bir ucu toplumsal planda insan haklarını kolluyor. Bu şiirin çekirdeğinde ahlaki bir kaygı bulunduğundan değil, belki kurulu düzene aykırılık niteliği ağır bastı­ğından oluyor. Çünkü insan haklarındaki ilkeler daha yürürlükte değil. Çünkü o ilkeler kurulu düzenle daha çatışma halinde. Ama onların birgün toplumlarda geniş olarak uy­gulandığını, kurulu düzen içinde kaynaşarak ayrılmaz birer parça olduğunu düşünelim, o zaman şiir kollamayacak artık onları. Karşı çıkacak belki onlara.

İşte bu noktada gerçekçiler gerçekçisi Jhering’in hukuki mesajı ile akılcılar akılcısı Kant’ın felsefi mesajı birleşiyor galiba. Jhering hukukun oluşmasını toplumda hâkim bir grubun isteklerine uygun olarak tespit eder. Kant ise en geniş anlamda ahlakı tabiatın mutlaka kovacağını söyler. Biri toplumsal hayat bakımından, öbürü felsefi davranış açı­sından yapılmış bu iki tespit iki gerçeği aydınlığa çıkarıyor. Biri şu: Hiçbir zaman bir top­lumdaki ahlak ve hukuk düzeninin, kişioğlunun tabiatına tam uygun olduğu görülemez. Öteki de şu: Kişioğlunun tabiatına iyice bitişik bir yönü olan şiir o ahlakla, o hukukla sü­rekli çatışma durumundadır. Geniş anlamda ahlak hukuku da içine aldığından sadece ahlak diyelim, ahlak tabiata nice aykırı olursa lafını ettiğimiz çatışma onca sert olacaktır.

Baudelaire bir şeye zıttı. Rimbaud ise hiçbir şeyle bağlantılı değildir. Sürrealistler çıkış­larını Rimbaud’yu kök alan bir “révolution” kavramına şartlamışlardı. Dünyanın değiştiril­mesi planında Karl Marx’ı, hayatın değiştirilmesi planında Arthur Rimbaud’yu izliyorlardı.

Bugün şiir çağdaş şairlerde yeni alanlar, yeni açılar yaratırken, belirli bir yönde gelişi­yor: Baş kaldırma yönünde… günümüz insanının, uygarlığın bugünkü sıkışık biçimlerin­de, çıkmaz sokaklarında, labirentlerinde ilerlerken gösterdiği davranışlara uygun düşüyor bu. Bu biçimler, bu sokaklar, bu labirentler uygarlığın kendisiyse, şiir barbarlığın ta kendi­si oluyor. Onun için ahlakı kovuyor.

Şiir bütün çağlarda onun için var.

Papirüs, Mayıs 1961

(“Şapkam Dolu Çiçekle, Toplu Yazılar 1“, Cemal Süreya, s. 275-277, YKY, 7. Baskı, Ocak 2017, İstanbul)

 

Sizin Hiç Babanız Öldü mü?

Sizin hiç babanız öldü mü
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı.

1953

 

Beni Öp Sonra Doğur Beni

Şimdi
utançtır tanelenen
sarışın çocukların başaklarında. 

Ovadan
gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan
çeviriyor o küçücük güneşimizi.

Taşarak evlerden taraçalardan
gelip sesime yerleşiyor.

Sesimin esnek baldıranı
sesimin alaca baldıranı.

Ve kuşlara doğru
fildişi: rüzgarın tavrı.
Dağ: güneş iskeleti.

Tahta heykeller arasında
denizin yavrusu kocaman. 

Kan görüyorum taş görüyorum
bütün heykeller arasında
karabasan ılık acemi
– uykusuzluğun sütlü inciri –
kovanlara sızmıyor.

Annem çok küçükken öldü
beni öp, sonra doğur beni.

(Papirüs, Sayı 1, Haziran 1966)

Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, Sayı 87

Paylaşalım

Yorumlar kapatıldı.