İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Selanik’de bir derviş

Öğrenci hareketi lideri, kaçak, mahpus, sürgün, ressam, heykeltraş, romancı, şair en önemlisi de mütevazı bir devrimci…

Ufak tefek sayılır. Yüreği devasa, hafızası fil kadar. 1947 doğumlu ama 50’sinde bile göstermiyor. Vejetaryen, sigara içmiyor, kendine çok iyi bakıyor.

Şimdiye kadar 70’den fazla sergi açmış dünyanın dört bir köşesinde. Ressamlığı galiba çocukluktan ama sonra Avustralya’da akademide resim eğitimi de almış.

Yayınlanmış 30’dan fazla kitabı var: Roman, öykü, şiir, inceleme.

Melbourne’daki evine gitmiştim, sokaklardan topladığı ıvır zıvırla yaptığı heykeller vardı bahçede.

Hafta sonu Eneken Kültür Merkezi’nde sergisi açıldı: Dünya Benim Evim. Avustralya, İngiltere, Fransa, Almanya ve Türkiye’den yakınları, dostları da gelmişti. Aralarında mücadele ve hapishane arkadaşları da vardı. Türkiye’de bir de böyle bir şebeke vardır: A biz onunla Niğde’de yatmıştık! Bayrampaşa’da beraberdik! Mamak’ta bizim koğuştaydı… Cezaevleri önemli bir sosyal ve siyasi mecra.

15-20 kişilik grupla önce kısa bir Selanik turu yaptık. En önemli durağımız Lambrakis anıtı oldu. 1963’de solcu milletvekili Lambrakis’i Selanik’de caddenin ortasında trafik kazası süsü verilen bir cinayette öldürmüşlerdi. Olayı ciddi bir şekilde soruşturan savcı, hem kiralık katilleri hem de patronlarını bir bir su yüzüne çıkardı. Yargılandılar ve mahkûm oldular. Sıradan bir cinayet değildi, işin içinde Gladio vardı, yani devletin bir kolu. O savcı, Sarcedakis daha sonra Cumhurbaşkanlığına seçildi. Olayın meydana geldiği alana da bir anıt diktiler.

Önce yazar Vasili Vasilikos romanını yazdı sonra da Costa Gavras filmini çekti: Z. Alfabenin son harfi aynı zamanda ”Ölümsüz” demek.

Biz hemen Türkiye ve günümüzle kıyasladık: Böyle bir savcı bizde olsa hemen meslekten atarlar. Her siyasi cinayet mahalline anıt dikecek olsak, Türkiye sokaklarında anıttan geçilmez!

Kendisiyle muhabbet etme fırsatım oldu. 60’lı yılların sonunda İstanbul Aksaray’daki FKF merkezini dün gibi hatırlıyor. Gelenler gidenler. Sonra o dönemin konferanslarındaki ünlü hatipler yani Çetin Altan ve İlhan Selçuk. Sencer Divitçioğlu ile İdris Küçükömer’in de isimleri geçti haliyle. Yaşar Kemal de vardı. Zamanda yolculuk.

Derviş ressam 1972 yılında İbrahim Kaypakkaya ile birlikte TKP/ML’nin kurucularından. Bu hareketin en önemli özelliği de Türk soluna Kemalizm, Kürt Meselesi, Ermeni Soykırımı ve Alevi sorununda resmen ayar çekmiş olması.

Ressam kimliği ile siyasi aktivist kimliği uyuşuyor mu çatışıyor mu? diye sordum. “Bazen uyuşuyor bazen çatışıyor’’ dedi.

– Çatışınca ne yapıyorsunuz?

– Çay içiyorum!

Meselenin özünü yakalamış. Siyasi aktivizmdeki önderlik/didaktizm sanatı bozuyor.

Sonra sergi açılış konuşmaları şahane idi. Yorgo Giannopoulos, Lascaux mağarası örneğinden yola çıkıp insanlık tarihinden birkaç kesit anlatırken, burjuvazi ile emekten yana olanların sanat alanındaki kavgalarından söz etti. Bizim Derviş ressam da, mağara leitmotifini sürdürürken kaçak yıllarında hakiki mağaralarda geçen günlerini, sonra atölyesinin ne tür bir mağara olduğunu anlattı.

Derviş ressam, Yazarlar ve Eserleri başlıklı seri çalışmasında Kazancakis’i getirmişti bir de Albert Camus’ya rastladım bir tabloda. Madenciler vardı, emekçiler vardı diğer soyut/somut resimlerde.

Aslında, 13 yıl hapislikten sonra askerliğe alınmış. Bu da fazla gelmiş arkadaşa ki, kıvrılıp kayıvermiş Türkiye’den Yunanistan’a. Bundan 33 yıl önce. Başın sıkışınca komşuna kaçarsın ya… Bu sefer artık sığınma söz konusu değil çünkü bizim derviş Avustralya yurttaşı olmuş çoktan.

Viyana ve Paris’e doğru yola çıktı. “Orada da arkadaşlar var, bir de sergi…” dedi Muzaffer Oruçoğlu.

artigercek.com

Paylaşalım

Yorumlar kapatıldı.