İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Felsefe Değiştirme Kültürüdür”: Mehmet Akkaya ile söyleşi- Devrim Kara

Bu yazıda felsefeci-yazar Mehmet Akkaya ile yaptığım söyleşiyi paylaşacağım. Mehmet hocamın, felsefeyi “değiştirme kültürü” olarak betimlemesi bana ilginç geldi. Bunu da söyleşiye başlık yaptım.

Devrim Kara

Filozofça Portreler

DK: “Portreler” adlı kitabınızda, değerlendirerek mercek altına aldığınız düşünür ve sanatçıları hangi kriterlere göre seçtiniz? Ortak yanları nelerdir?
MA: Benim eserlerimin üst başlığı Filozofça’dır. Kasıt ise insan, toplum ve dünya sorunlarına filozofça bakılması gerektiğidir. Filozofça bakışın en belirleyici, etkili, derin ve geniş bakış olduğu iddiası var. İlk bölümde felsefede böyle bakışlar aranıyor. Alaeddin Şenel, Selahattin Hilav ve Doğan Özlem gibi isimler var. İkinci bölümde ise filozofça bakış üzerinden sanat kuranlar yer alıyor. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su gibi isimlere yer veriliyor.

Filozofça Epistemolojik Kopuş

DK: Yine yukarıdaki soru ile ilişkili olarak “Epistemolojik kopuş” adlı eseriniz hakkında da buna benzer bir soru sormak isterim; size göre bu topraklarda sanat, felsefe, politika ve edebiyatta burjuva kültüründen epistemolojik kopuş gerçekleştirmiş başka kimler var? Muzaffer Oruçoğlu’nu diğerlerinden ayıran temel noktalar nelerdir?

MA: “Epistemolojik Kopuş” yayınlandığında “Dört Büyükler”den söz ediyorduk: Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Yılmaz Güney. Bunlar sermaye kültüründen kopuş yapmış sanat ve düşün insanlarıdır. Benim kitabım, ayrıca sermaye kültüründen kopuş yaşayan sanat ve düşün insanı Muzaffer Oruçoğlu’nu da önermişti. Bunun gerekçelerini kitabımda açıklıyorum. Bu önerime de itiraz gelmediğine göre artık ülkemizin “Beş klasikleri”nden söz ediyoruz.

Filozofça Dil Felsefesi

DK: Son elli yılda felsefe dünyasındaki en önemli felsefecilerin ya da filozofların özellikle dil felsefesi hakkında incelemeler yapmasının, tezler üretmesinin nedeni nedir? Nedir onları bu kanala yönelten? Neden bütün kapılar felsefeye, felsefede ise dil felsefesine çıkıyor? Dil felsefesini önemli kılan olgu ya da olgular neler?
MA: Felsefenin dil alanına kayması çok önemli aynı zamanda çok da tehlikeli bir durumdur. İki anlayıştan söz etmek gerekiyor. 1) Dilin felsefesini yapmak. Değerli ve devrimci olan budur. 2) Dilden hareket ederek felsefeyi kurmak, felsefe yapmak. Tehlikeli dediğim de budur. Fiziksel ve sosyal gerçekliğin yerine dili koymak. Her şeyi dilden başlatmak. Ana akım dilbilimin ve dil felsefesinin yaptığı budur. Buna karşı felsefi-ideolojik mücadele yürütmek gerekiyor.

Filozofça Söyleşiler/Düşünceler ve Bakış

DK: İki cilt halinde yayınlanan çalışmanın devamı gelecek mi? Eserin 3. cildi için söyleşiler yapmak gibi bir niyetiniz var mı? İsmail Beşikçi, Muzaffer Oruçoğlu, Fikret Başkaya, Gün Zileli, Sungur Savran, Metin Kayaoğlu, Haluk Gerger gibi aydınları 3. Ciltte okuma şansımız var mı?

MA: Kitaplarım giderek sistematik felsefe disiplinleri üzerinden kuruluyor: Sanat Felsefesi, Dil Felsefesi, Siyaset Felsefesi, Bilgi Felsefesi… Andığın isimleri ve daha birçok kişiyi inceleyen hazır metinlerim var. Bunları “Sosyal Felsefe” adlı bir kitapta bir araya getirme düşüncem var. 

DK: Peki bu “Düşünceler” ve “Bakış” adlı tartışma kitaplarında kimler vardı, kısa bir özet verebilir misiniz?

MA: Ülkemizde yalnız felsefenin değil, sosyal bilimlerin, entelektüel dünyanın nabzını tutan isimlerden oluşuyor. Betül Çotuksöken, Naci Soykan, Afşar Timuçin, Yener Orkunoğlu, Nihat Behram, Murat Belge, Taner Timur, Fatmagül Berktay, Erkan Oğur… İlk iki kitapta bunlarla yapılan tartışmalar var. Klasik bir röportaj kitabı değil. Çünkü benim bu kişilerin düşüncelerine, eserlerine dair değerlendirmelerim de yer alıyor.

Filozofça Hayat ve Sanat

DK: Çalışmanızda bahsettiğiniz Sanatın üç olmazsa olmazı nelerdir? 

MA: Sanatın üç bileşeni, aslında ana akım sanat felsefesinin tezlerindendir. Üç bileşenden sanatçı, eleştirmen yani estetikçi ve izleyici kastedilmektedir. Sanatsal etkinlik üçünün bir araya gelmesini zorunlu kılar. Eleştirmeni ve izleyicisi olmayan bir sanat eseri düşünemeyiz. Sanatın asıl kurucusu ise sanatçıdır. 
DK: Bu topraklarda Batı’da olduğu gibi bir Rönesans yaşamamış olmamızın ana nedenleri nelerdir?
Sened’i ittifak, Islahat, Tanzimat, Meşrutiyet, 60 Anayasası… Bunları yerli aydınlanma çabaları olarak görebilir miyiz?

MA: Nedenleri ekonomik olgularda aramak gerekir. Ülkemizin ve Doğu toplumlarının yarı sömürgeleştirilmesi süreciyle ilgilidir diye düşünüyorum. Ayrıca Batı’yı, dolayısıyla Rönesans ve Aydınlanmayı abartmamız da gerekmez. Asıl kültürel ve entelektüel zenginliği Batı da olsun Doğu da olsun halklar, emekçiler, aydınlar ve sanatçılar yaratmıştır diye düşünürüm. Saydığın reformlar, Osmanlı-Türk tarihinde önemli kırılma dönemleridir. Olumlu sonuçlar vermediyse emperyalist ilişkiler ve yerli sermaye asıl faktördür. 

DK: Marksizmin sanat ile ilişkisi ne durumda?

MA: Marksizm, felsefi ideolojik bir teori olarak gelmiş geçmiş en güçlü teoridir. Politik bakımdan da bence zirveyi teşkil eder. Buradaki güç de ekonomik temeli doğru açıklamasında yatıyor. Sanat açısından ise bu denli güçlü olduğu söylenemez. Bu konuda “Hayat ve Sanat” adlı kitabımda ayrıntılı çözümlemeler bulunuyor.

Filozofça Politikanın Evrimi

DK: Antik Çağ, Ortaçağ ve Yeniçağ felsefesini kaba hatları ile kısaca nasıl özetlerdiniz? Bu dönemlerde hakim yaklaşımlar nelerdi? Felsefe ve politika ilişkisi hakkında düşünceleriniz nelerdir?
MA: Tek tarz bir felsefe olmadığını söylüyoruz. Ana akım felsefenin karşısına diyalektik materyalist felsefeyi koyuyoruz. Yine de bazı açılardan ortak noktaların olduğu da inkar edilemez. Felsefe deyince “değiştirme kültürünü” anlıyorum. Ana akım felsefe ise açıklama yapma, bilme, yorumlama, anlama, yargılara varma türünden etkinlikleri anlamaktadır. 

Egemen felsefe tarihi kitaplarına bakılırsa Antik Çağ’da asıl olarak ontoloji (varlık felsefesi) yapılmıştır. Sokrates, Platon ve Aristoteles bu tarz felsefelerin başında gelir. Ortaçağ’da da devam etmiştir ontoloji. Yeni Çağ başlarında ise epistemoloji baskın hale gelmiştir. Locke, Descartes, Spinoza bu döneme özgü örneklerdir. 20. yüzyılda ise dil felsefesi baskın hale gelmiştir. Saussure, Wittgeinstein, Chomski gibi isimler en bilinenleri ve temeldir. 
İlk ikisi bana da anlaşılır gelmekle birlikte üçüncü momentte sosyal (toplumsal) felsefenin baskın olduğunu ileri süreceğim. Bu felsefenin en bilinen temsilcileri Hegel ve Marx’tır. 

DK: Teşekkürler hocam…

Paylaşalım

Yorumlar kapatıldı.