İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir Mayıslar’a Felsefeden Bakmak- Mehmet Akkaya

Düşünce ve varlık ilişkisine benzer bir durum, teori ve pratik için de geçerlidir. Bir hareket varsa buna yön veren bir teorinin de olması gerekir. Hareket, maddenin değişik bir versiyonu olarak var olurken teoriyle bütünleşir. Bir Mayıs’ı konu ederken teoriden felsefeyi ve felsefeden de diyalektik ve tarihi materyalizmin anlaşılması gerektiğini belirtmek isterim. Buna göre Bir Mayıs yalnızca bir hareket olarak değerlendirilemez. O aynı zamanda bir teorinin, düşüncenin de taşıyıcısıdır. Çünkü her hareket ve eylem, bir düşünceye tekabül eder. Bu çerçevede birin ikiye eşit olduğu anlaşılmaktadır.  Birin bir’den fazla olması gibi Bir Mayıs da, Bir Mayıs’tan daha fazla bir gerçekliği ifade etmektedir. Şu açık ki, bu sene (2021) fazlalığa kovit 19 saldırıları da dahil olmuştur. Kovit 19’un nedeni de kapitalizmde içkindir.

İlk defa 1889’da yapılan Bir Mayıs eylemleri, yüz yılı çoktan geride bırakmış oluyor. Hareketi teorisiyle, teorisyenleriyle bunlara tekabül eden örgüt ve partileriyle birlikte düşünürken emekçi sınıfların da tüm bu süreçlerde temel ve merkezi bir rol oynadığına vurgu yapmak gerekir. Varlık düzlemi ve pratik, teorinin öntarihi olduğuna göre bu düzlemi anımsamakta fayda var. Kapitalizmin yoğunlaşması ve yaygınlaşması yeni davranış ve düşünüş tarzlarını da zorunlu olarak beraberinde getirmiştir. Bir defa o zamana kadar yer yer teoride sürdürülen sınıf mücadelesi tama yakın düzeyde somut alanda yürütülmeye başlamıştır. Aydın ve yazarların büyük bir kesimi de siyaset felsefesiyle ilgilenmenin yanında bizatihi mücadelenin çeşitli birimlerinde yer almakta ve mücadeleye katılmaktaydılar. Temel ve tali öznelerden söz edileceği açıktır. Proletarya temel unsur olmakla birlikte o da geçici bir kategori olarak genç, yaşlı, kadın erkek tüm toplum ve insanlıkla birlikte dünyanın yükünü, sorumluluğunu ve sorunların çözümünü kendinde, kendi sırtında taşımaktadır.

Bir Mayıs, yoktan var olmadığına göre bir süreç sorunsalıdır. Sürece işaret etmekte yarar var. Kapitalizmin gelişmesi, tüm toplumu etkilemiştir. Heine, J. Mosen, Hes, Grun, Lamartine ve “şatolara savaş, kulübelere barış” sloganının mimarı G. Büchner bu etkilenen aydınlardan yalnızca birkaçıdır. Yanı sıra, başlarda sınıf mücadelesi de oldukça değişik biçimler almaktaydı ve mücadelenin girmediği alan kalmamıştı. Gazeteler çıkıyor, dergiler yayınlanıyor, örgüt ve partiler kuruluyordu. Üstelik bunlar sınıf mücadelesinde şiddeti de savunmaktan geri kalmıyor, özellikle Fransız Devrimi’nin deneyimlerinden yola çıkarak ayaklanmalar çıkarıyor, hapishaneler basıyorlardı. Chartist hareket bunların ilklerinden ve radikallerinden birisi idi. Her günün, Bir Mayıs gününe dönüştürülmesi için temellerin atılmasında bu radikal hareket etkili olmuştur denilebilir. Teoriyi pratiğe eşitleme özelliği taşıyan bir harekettir. Marx’ın, bu hareketi inceleme gereği duyduğunu biliyoruz.

Çartist hareket olarak bilinen örgüt, genel oy hakkı için savaşıyordu. Elbette bundan ibaret değildi amacı. Seçilecek adaylar için vergilerin kaldırılması, gizli oy kullanılması ve seçimin her yıl yapılması gibi demokrasiye dair hedefler için mücadele etmekteydi, tipik bir sosyal demokrat parti görünümündeydi diyebiliriz. 19. yüzyılın başlarından itibaren bu tür akım ve anlayışlar çoğaldı. Sabotaj eylemlerinin (teknoloji/makinalaşma karşıtlığı) inşacısı olarak da bilinen Chartist hareket 1837’de başlattığı aktif mücadeleyi 1848 devrimlerine kadar sürdürdü. Yerini farklı anlayışlara bıraktığında geride zengin bir birikim, politik deneyim ve devrimci bir miras bıraktı. Kadın ve çocukların çalışmasını yasaklamak için çaba göstermiş, iş gününün on saate indirilmesini savunmuştu. Ayrıca hareket, tahıl vergisinin kaldırılmasını istemiş, siyasi örgütler kanunu için mücadele ederek pek çoğunu da kabul ettirmişti. K. Marx, Uluslararası Emekçiler Derneği’nin açılış konuşmasında bu başarılardan söz etme gereği duymuştur. İşte sınıf mücadelesini görünür kılan Bir Mayıs hareketleri, bu gelişmelerin yeni bir formu olarak kendisini var etmiştir.

Politik Eşitlik Yerine Ekonomik Eşitlik

19. yüzyılın ilk yarısında, yani Marksist teorinin henüz temellerini atmadığı yıllara kadar etkili olan siyaset felsefelerinin belli başlı özelliklerini anarak devam etmek istiyorum. Birisi ekonomiden değil düşünceden, dinden, insan haklarından ve eğitimden hareket etmesiydi. İkincisi, bu çağın politik düşünüşüne asıl canlılığını veren, halen teolojik unsurlardan oluşan tezler, analizler ve sentezlerdi. Üçüncüsü eşitlikten, daha çok ekonomik plandaki eşitlik değil politik eşitlik anlaşılmış ve emekçiler çok kez bunun bedelini ağır ödemişlerdir. Dördüncüsü, kısmen savaşçı olsa da asıl olarak savaşçı değil barışçı nitelikte bir siyaset felsefesi kurulmuştur. İlerlemecilikten kuşkuları olan bir politik düşünce söz konusu olmuş, bu da ilerlemeye karşı bir kuşku ve güvensizlik noktasına kadar gerilemiş ve bunun yerine “geriye giderek ilerlemek” denilebilecek olan romantizm ile noktalanmıştır.

Beşincisi siyaset teorisyenleri, dinden ve teolojiden tamamen koparak seküler nitelik kazanmış bir düşünceye imza atma düzeyine kavuşamamışlardır. Siyaset düşüncesi enternasyonal bir nitelik kazanamamış, genellikle lokal düzeyde açıklama ve analizlerle yetinmiştir. Marksist teorinin ve dolayısıyla Bir Mayısların evrensel/enternasyonal özelliği her koşulda dikkat çekmektedir. Paris, Berlin, Londra ve Moskova’nın yanısıra nice mekanlarla birlikte bugün (1 Mayıs 2021) İstanbul’un cadde ve sokaklarında yankılanan “Her Yer Taksim Her Yer Bir Mayıs/Direniş”  haykırışları  da aynı bağlamda ele almak gerekir.

Altıncısı, çağın siyasal düşüncesi büyük oranda devrimci eğilimler gösterse de genel planda bakıldığında devrimci değil reformcu bir karakter taşımıştır. Yedincisi, bu akımlar hala doğal hukuk kuramından yola çıkıyor; Stoacılığa, ilkel Hıristiyanlığın eşitlikçi fikirlerine, Fransız aydınlanmacılığına referans yapabiliyordu. Sekizincisi, dönemin sosyal ve siyasal analiz ve sentezlerinde emekçiler yapıcı/kurucu bir aktör olarak değil de acınacak unsurlar olarak görülüyordu. Onları kurtarmak için çalışma yolu izlenmekteydi. Dokuzuncusu, burjuva ve feodal özel mülkiyetin toplumsallaştırılmasını radikal bir biçimde sonuna kadar sürdürmeyen bir düşünce söz konusu olmuştur.

Son olarak da şunu belirtmek gerekir ki, emekçiler büyük oranda siyaset felsefesinin konusu olsalar bile bu felsefenin tek ve temel konusu olarak ele alınmamışlardı. Marksist teori öncesini, bu yetersizliklerine, sınırlılıklarına ve yanlışlarına rağmen yine de, insanlık tarihinin görmüş olduğu en devrimci dönem olarak değerlendirmek olasıdır. Bu döneme, 19. yüzyılın siyasal düşüncesi ve sınıf mücadelesi için Marksizm öncesinin Marksizmiydi denilebilir. İşte maddeler halinde anılan bu eksik ve yanlışları aşan biricik teori ise 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarih sahnesine çıkan Marksist teori olmuştur. Bir Mayıs hareketlerinin tüm dünyayı kuşatması ile bu teori arasında sıkı bir korelasyon olduğu anlaşılmaktadır. Bugünkü, dünya Bir Mayıs eylemleri ve mitingleri de göstermiştir ki, gerek Türk egemen sınıflarının gerekse ittifak içinde olduğu emperyalist, kapitalist ve feodal yönetimlerin korona virüs saldırılarına bağladıkları “umut” da etkili olmamıştır.

Marksizmin Üç Bileşeni

Sanayi toplumunun, tarım toplumunun yerini alması, buna bağlı olarak üretim güçlerinin en modern sınırlarına ulaşmış olması, kendisine uygun olarak da politik felsefelere olanak vermiştir. Marx’ın ve Marksist siyaset felsefesinin kaynağında anılan ekonomik, kültürel ve teknolojik olgular bulunmaktadır. Elbette Marx, mükemmel dehasıyla söz konusu bu kültürel sürecin ve bir ölçüde de tarihin önünde yürüme olanaklarına sahip olmuştur. Olağan sürecin –tarihsel ilerlemenin- gidişatında kırılmalar yapmış, felsefe ile birlikte temel kabul edilecek bilgi ve düşün dallarında tabir yerindeyse bir eksen değişikliği yapmıştır. Marx ve onun adından esinlenerek ortaya çıkan ve giderek genişleyen ve derinleşen Marksizm, 19. yüzyılın ikinci yarısında filizlenmeye başladığında ezen ve ezilen sınıflar, temelde burjuvazi ve proletarya olmak üzere iki karşıt sınıf olarak kutuplaşmış durumda idiler. Ayağa kalkma sırasının proletarya da olduğu çok barizdi. Marx “ayağa kalkmak için ayağa kalkıyorum demek yetmez” derken proletaryanın eğilimini görüyordu. Bu eğilimler de Bir Mayıslara giden sürecin temel taşlarını döşeme işlevi görüyordu. Buna göre Bir Mayıs yerine Bir Mayıslar kavramı daha uygun bir kavramlaştırma olabilir.

Öte yandan aynı zaman diliminde felsefenin nabzını Alman idealist felsefesi tutmaktaydı; bunun da mimarı Hegel’di. Bileşenlerden birisidir bu; bileşen kavramlaştırmasını ise 1913’te Lenin yapmıştır. Bu felsefenin arkaplanında ise Fichte, Schelling ve Kant gibi adlar bulunmaktaydı. 19. yüzyıl başlarında iktisat düşüncesi de felsefe gibi merkezi bir disiplin olarak kurulmuş ve hızla yaygınlık kazanmıştı. Politik iktisat olarak adlandırılan bu alanın bayraktarlığını ise kapitalizmin, diğer ülkelere oranla daha yoğun geliştiği İngiliz (İskoçya) filozofları yapmaktaydı. Bu da ikinci bileşendir. İskoçyalılar içinde A. Smith’in adı mutlaka anılmalıdır. Marx’ın polemik yürüttüğü kişilerden birisinin A. Smith oluşu tesadüfi değildi. Emek olgusuna dikkat çeken bir düşünürdür. Ama Marx onu dürüst bir aydın olarak değerlendirse de, burjuvazinin sözcüsü olarak entelektüel bir rol oynamıştır. Bu bağlamda unutmayalım ki, Bir Mayısların tarihlerinde İngiltere’nin ve benzer konsept içinde yer alan Avustralya ve Şikago’nun (Chicago) önemli bir yeri bulunmaktadır.

Bir başka entelektüel dinamik daha, bu süreçlerle ittifak halindeydi: Sosyalizm düşüncesi. Üçüncü bileşendir. Bu düşünce, bir ölçüde embriyon halindeydi, bir ölçüde de ütopik karakterliydi. Marx’ın ve Marksizmin gönderme yaptığı kimselerin bir kısmı bu düşüncenin temsilcileri olarak dikkat çektiler. S. Simon, C. Fourier gibi isimler sosyalizmin belki de ilk temsilcileri oldular. Kendisi İngiliz kökenli olsa da siyaset felsefesi bakımından bu kulvarda anılması gereken R. Owen da ütopik sosyalizm bağlamında anılan düşünürlerdendir. Bir Mayıslar açısından burada da eksik olan emekçi sınıfların özne olarak merkeze konulmamasıdır. “Akıllı filozofların” buldukları çözümlerle toplumsal sorunların çözüleceğine inanılmaktadır.

Felsefe, Paris Komünü ve Bir Mayıslar

Paris Komünü, felsefenin somutluk kazanmış haliydi. Marx adı sosyalizmle bağlantılı olarak eşitlikçi bir düzenin hatta bunu da aşacak şekilde sınıfsız ve sınırsız bir dünya toplumuna gönderme yapar. Paris Komünü belki de bunun ilk ve özgün formuydu. Marx gibi kendi entelektüel çabasını böyle bir dünyanın kurulmasına adayan filozofun doğal olarak bunun gerçekleştirilme koşullarını açıklaması beklenir. Bu konuda yol gösterici çalışmalarından biri olan “Feurebach Üzerine Tezler”in 11.si üzerine vurgu yapmaya değer: “Şimdiye kadar filozoflar dünyayı yorumladılar oysa sorun dünyayı değiştirmektir.” Marx, bu kişilerin tarihsel süreçte dünyayı yorumlamakla yetindiklerini ileri sürüyor ve bir bakıma bununla birlikte dünyanın değiştirilmesinin gerektiğine vurgu yapıyor. Bu değişimin gerçekleşmesi için de felsefenin kendisini sonlandırması gerekir. Nasıl? Marx açısından felsefe maddi silahlarını proletaryada bulduğunda proletarya da bilinçsel silahlarını felsefede bulduğunda yeni bilinç biçimleri ortaya çıkacaktır. Buna göre felsefe, Bir Mayıslarda kendisini bulur ve görürken, Bir Mayıslar da felsefenin izini sürerek farklılığa son verme amacı güder.

Marx ve Marksizm elbette ki dünyanın değiştirilebileceğine ve sınıfsız ve sınırsız bir dünya toplumu kurulacağına inanıyor. Marx’a göre kapitalist dünyanın değiştirilmesi gerekir; çünkü sistem tarihte eşi benzeri görülmedik eşitsizliklerle dolu: Çalışan değil çalışmayan kazanıyor, büyük emekçi kitlelerin ürettiği ve biriktirdiği her türden zenginlik bir avuç azınlığın elinde birikiyor. Zenginliği üretenler kulübelerde yaşıyor, ona el koyanlar ise şatolarda ya da saraylarda. Dünyayı değiştirecek potansiyeli ise emekçiler temsil ediyor; çünkü kapitalizm kendi mezar kazıcısını da tarih sahnesine çıkarmış ve onların yığınlar halinde örgütleneceği yerler olan büyük fabrikaları, sanayi kuruluşları inşa etmiştir. Buralarda halihazırda örgütlenmekte olan proletarya bu savaşımını başarıya ulaştırabilirse, öncelikle proletarya diktatörlüğü kuracaktır, bu diktatörlük sosyalist devletten başka bir şey değildir, bu devlet ise öncekilerden farklı olarak kendiliğinden sönümlenecek nitelikte olacaktır. Buna göre Bir Mayısların da yüceltilmesi ya da kutsallaştırılması gerekmez.

Marx, dünyaya veda ettiğinde henüz tüm bu sürecin hangi koşullarda hangi araçlarla gerçekleşeceği konusu belirginlik kazanmamış; örgüt, parti, devlet ve devrim gibi kurum ve kavramlar yeterince emekçilerin bilincinde iz bırakmamıştı. Fakat bir kere tohum toprağa düşmüş, varlık düşünce bağı kurulmuş, teori pratiğin izini sürmeye başlamıştı. Marksist teori, çeşitli görünümler altında kendini var kılıyordu. Yalnızca felsefe olarak değil bilim, sanat ve elbette ki politika olarak da somutluk kazanıyordu. 1870’de yazılan Enternasyonal Marşı belki de 1889’taki ilk Bir Mayıs gösterilerinde dilden dile, kitleler halinde söyleniyordu. İlk Bir Mayıs eylemlerinin, 1876’da kapanmasından sonra Enternasyonal’in İkinci Enternasyonal olarak yeniden kurulduğu tarihle aynı zamana denk gelmesi de teori ve eylem bütünselliği bakımından anlamlı olsa gerek.

Mülksüzleştirenlerin Mülksüzleştirilmesi’nde

Bir Mayıslar’ın Rolü

Bir Mayıs gibi benzer hareketlere ve eylem felsefelerine dikkat çekerek tamamlamak istiyorum makaleyi. 1848 devrimleri olsun, 1871 Paris Komünü olsun, bu konularda bazı fikirlerin gelişmesine ve billurlaşmasına imkan vermişti, ama yetersizdi. Belki de bu yetersizliğin etkisiyle 1848 devrimleri tamamen yenilgi getirmiş, Paris Komünü ise kısmi başarısına rağmen uzun soluklu olamamıştı. Yine de Komün, düşünülen sistemin minyatürü olması bakımından sosyalizmin geleceğine olumlu ve önemli bir model olmuş ve günümüze de miras bırakmıştı. 1871’de Marx, entelektüel yaşamının son çeyreğini bile geride bırakmıştı. Bu süre zarfında sosyalizmin ve geleceğin yenidünyasının birçok sorunu ile de ilgilenmişti. Fakat yine de Marx’ı, gelecekten ziyade çağının sorunlarına eğilmiş biri olarak görmekte isabet var.

Çalışmalarının yüküne ve karmaşasına bakılırsa gelecekle ilgili, neden az çalışma yaptığı daha iyi anlaşılacaktır. Onun açısından kapitalizm süreci sermayenin gelişim sürecidir; bu süreç de emekçilerin aleyhine işlemiş, sistem onların sömürüsü üzerine kurulmuştur. Filozof, bu sömürünün maddi unsurlarını fizik yasalarındakine benzer bir kesinlikte ortaya çıkararak kritik ögeyi bulmuştur: Artı-değer. Bir Mayıs hareketleri, sınıf mücadelesinin görünür yanını temsil ederken artı-değer olgusunun bilince çıkartılmasında da fonksiyoneldir. Bu mücadelenin en temel özelliği de evrensel oluşudur. İşte bu evrensellikten dolayı da Sovyet ve Çin devrimlerine bağlanmak ve bunun da günümüzdeki ve ülkemizdeki gelişmelerle bağını kurmak gerekir.

K. Marx’ın, “Kapital” adlı merkezi çalışması tamamen sermayenin hareket tarzını araştırmaya ayrılmışken, bu araştırma içinde iktisat dışında tarih, sosyoloji ve felsefi sorunsallar da kendilerine yanıtlar bulmuşlardır: Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilecektir. Artı-değer, dolayısıyla sermaye emekçinin ödenmemiş, yani emekçiye iade edilmemiş birikmiş emekten başka bir şey değildir, bunun üzerinde kapitalistin (sermayedarın: İşverenin) hiçbir hakkı bulunmuyor. Vülger düzeyde söylenecek olursa artı-değer emekçilere iade edilir ve sermayenin varlığına son verilirse, eşitlikçi bir toplumun tohumları atılmış olur. Eşitlikçi (komünist) dünyanın başlangıcıyla Bir Mayısların sonu aynı zaman zarfında buluştuğunda farklı yanların özdeşleştiği görülür. En mükemmel moment ise başlangıçla sonun birleştiği momenttir.

Bir Mayıslar: Geçmiş, Şimdi ve Gelecek!

Sermayenin varlığına son verme ya da onun toplumsallaştırılması düşüncesi yalnızca ve yalnızca Marx’ta ve Marksistlerin siyaset teorisinde yer bulmaktadır. Marksist sosyalistler dışındaki tüm akım ve anlayışlarda öyle ya da böyle, az ya da çok, sınırlı ya da kısmen sınırlı mülkiyet düşüncesi bulunmaktadır; buna anarşist düşünürler de dahildir. Bu durum başlangıçla sonun birleşmesinin önünde engeldir. Anlaşılıyor ki, sermayeyi meşru kılan ücretli emek sisteminin aşılmasında Paris Komünü bir zirveyi temsil etmektedir. Bunu Marksizmin asrı saadeti olarak okumak da mümkündür.

Komün’den 15-20 yıl sonra başlayan Bir Mayıs hareketleri bir bakıma, bilinç ve bilinçaltında bu asrı saadet yıllarına dönme mücadeleleri olarak okunabilir. Rusya, Çin ve benzeri deneyimler, bu mücadelenin devamında ortaya çıkan uğraklar oldu. Bir Mayıslar gibi bu uğrakların da kendi süreçlerinden ibaret oldukları düşünülemez. Her varlık gibi Bir Mayısların da geçmişi, şimdisi ve geleceği söz konusudur.

mehmetakkaya.org 

Paylaşalım

Yorumlar kapatıldı.